http://parmakarasiterlik.blogspot.com
Oradan devam, bekleriz. :)
"Futbol bir ölüm-kalım meselesi değildir. Ondan çok daha önemlidir" - Bill Shankly -
Kalecilik biraz da şans işi derler, çok doğru. Son örneği de Behram. Biraz önce İstanbul B.B-Trabzonspor maçını izlerken fark ettim kalede olduğunu, Beşiktaş maçını anımsadım. O maçta Mehmet Ali Tunç sakatlanınca oyuna dahil olmuştu, iyi de bir maç çıkartmıştı. Beşiktaş maçından sonra takımının Denizlispor, Antalyaspor, Konyaspor'la karşılaştığı maçlarda da kaleyi korumuş, 3 maçta ağlarında toplam 4 gol görmüştü.
Given, Coloccini, Barton, Martins, Owen, Duff, N'Zogbia, Gutierrez, Ameobi ve daha pek çoğu. Kağıt üzerinde iyi bir kadro gibi değil mi? Evet öyle, lakin sahada konuşamıyorlar. Sadece bu sezona has bir durum da değil bu, Newcastle geçen yıllarda da çok farklı değildi. Aslında bu sezona iyi bir başlangıç yaptıklarını söyleyebiliriz. İlk maçta Old Trafford stadında alınan beraberlik, ardından gelen Bolton galibiyeti ve Coventry'e karşı kazanılan kupa maçı. Ancak sonrasında felaket bir seriyle karşı karşıya kaldı, Newcastle. Arsenal, Hull ve West Ham'e ligde kaybedilen maçlar, son sıraya kapağı atan Tottenham'a karşı kaybedilen maçla veda edilen kupa ve son olarak da St. James Park'taki Blackburn darbesi. Mağlubiyet serisinin başlangıcı olan Arsenal maçının ardından görevi bırakmıştı Keegan. Ondan sonra da art arda 4 maç kaybederek, bir türlü iflah olmadılar. Taa ki Kinnear takımın başına gelene kadar.
Tottenham da Newcastle'ın bir model üstü. Gomes, Corluka, Bale, Lennon, Jenas, Pavlyuchenko, Bent, Modric, dos Santos, Huddlestone, King... Premier Lig'de ilk 4'ü zorlayacak, UEFA biletini rahat alabilecek bir kadro. Başlarında da Sevilla'yı yaratan Juande Ramos... Aynı Newcastle'da olduğu gibi, işler burada da kağıt üstünde iyiydi ama yeşil çimlerin üzerinde değil... Kısa bir süre önce Ramos ile ilgili bir post girmiştik bloga. Biraz geriye giderseniz görebilirsiniz. Yazının sonunda Ramos'a gönderme yapmayı da ihmal etmemiştik. Ömrü de çok uzun olmadı. Çok yoğun olan ve hiç görüşemediği (!) başkanı gözünün yaşına bakmadı Ramos'un (Ramos'un çok da umrunda olduğunu zannetmiyorum ya, alacağı tazminatla sittin sene yaşar). Ramos'un 8 haftadaki 2 puanlık performansı yüz kızartıcıydı. UEFA Kupası 1.Turu'da güçlükle geçilmiş, grup maçlarına da mağlubiyetle başlanmıştı. Ülkemizde her vatandaş der ya; "ulan bu takımın başına beni getirsinler, daha kötü olmaz şerefsizim" diye. Gülüp geçerim bu tip söylemlere ama ortaya çıkan tabloya bakıldığında, insanın o cümleyi kurası geliyordu hakikaten...
Bir basketbolcu düşünün; draftta 1.sıradan seçilsin, yeni Shaq diye tanıtılsın, play-off hedefleyen takımının en kilit ismi olsun ve daha sezon başlamadan sakatlanıp, sezonu kapasın, takımı buna rağmen sonuna kadar play-off mücadelesi versin, play-off yapamasa da gelecek adına büyük umutlar versin, off-season'da mükemmel hamleler yapsın, sezona da büyük umutlarla girsin ve tüm bunlara rağmen o basketbolcu daha ilk maçta yine sakatlanıp, takımını yalnız bıraksın. Sakatlığının ne kadar süreceği, ne kadar ciddi olduğu belli değil ama şu noktada Greg Oden, fiyaskonun tanımıdır...
Eskişehirspor 16 Eylül 1970 tarihinde Sevilla karşısına çıkıyor: Mümin, İlhan, Abdurrahman, İsmail, Süreyya, Doğan, Burhan, Fetih, Vahap, Ender. Bu maçın hikayesini bilmeyen yoktur sanırım ama yine de, kısa da olsa yazmakta fayda var.
Eskişehirspor deyince, Amigo Orhan'a değinmeden geçmek olmaz. Türkiye'nin ilk amigosudur; 70'li yıllardaki Eskişehir efsanesinin en önemli parçalarından biridir. Çok anıları, hikayeleri vardır; Eskişehirliler için hala da çok özeldir, baştacıdır. Ufak bir araştırma sonucu 2004 yılında kendisiyle yapılmış bir röportajı buldum. En son 1984 yılında Eskişehir, 2.ligden 1.lige yükseldiğinde amigoluk yapmış, o tarihten itibaren maça gitmemiş. Yaşının ilerlemesi, tribünde holiganların ve şiddetin artması, Eskişehir'in hedef küçültmesiymiş maçlara gitmeme sebepleri. 70 yaşında, doğal tabii artık maçlara gitmemesi, gidememesi. En son Four Four Two'nun geçen sayısında kendisiyle ilgili bilgi sahibi olmuştum. Four Four Two, lige yeni çıkan Eskişehir'in sezon açılışını izlemeye gitmiş, Amigo Orhan'a uğramayı da ihmal etmemiş. Dikkatimi çeken şey; 2004 yılında kendisiyle yapılan röportajda da, 2008 yılında Four Four Two dergisiyle ettiği sohbette de "takımın zamana ihtiyacı var, bir şeyler söylemek için daha erken" demesi. İnsan belli bir yaştan sonra daha sakin, daha ılımlı yaklaşıyor demek ki olaylara...
Efsanenin 30-40 yıl öncesine, Amigo Orhan'ına değindikten sonra günümüze dönelim... Eskişehirspor 70'lerdeki rüya gibi başarıların ardından bir türlü iflah olmadı. 80'li yıllarda inişli-çıkışlıydı grafikleri, ancak 96'daki düşüşün ardından çıkışları pek kolay olmadı. 12 yıl boyunca alt liglerde dolanıp, durdular. 2005-06 sezonunda Bank Asya'ya yükseldiler. Çıktıkları ilk yılda çok iyi bir performans gösteremeseler de, kendilerine orta sıralardan bir yer buldular.
İnönü Stadı'nda 2-0 kazanılan Boluspor maçının ardından yaşınan büyük ve haklı sevinç...
2008-2009 sezonunun açılış maçı... Eskişehirsporlular, sezonu 2.haftadaki Hacettepe ile açıyor. Maç sonucu 0-0. Açılış maçını Four Four Two, Ekim sayısında ayrıntılı ve geniş bir biçimde ele almış, o havayı solumuş. Tavsiye ederim...
Eskişehirspor sezona, kariyerinin en başarılı dönemini 2002-2003 yıllarında Denizlispor'da geçiren, Beşiktaş ve sonrasında çalıştırdığı takımlarda başarılı olamayan Rıza Çalımbay'la başladı. Kadrosunu lige her yeni çıkan takım gibi büyük ölçüde değiştirdi. Lige yükselen kadrodan 2 isim takımda banko oynuyor: Sezgin ve Serdar. Kaleye transfer edilen Ivesa, geçtiğimiz yıl UEFA Kupası Ön Elemesi'nde Galatasaray'ın rakibi olan Slaven Belupo'nun kalesini koruyordu. Hırvatistan'daki maçta Volkan'dan yediği gol hala aklımda, pek beğenmemiştim ama geçen sezonu Hırvatistan Ligi'nde en az gol yiyen kaleci olarak bitirmiş. En son izleme fırsatı bulduğumuz Galatasaray maçında da iyi bir oyun çıkardı. Tandeme Naderevic, Vucko ikilisi transfer edildi ancak Galatasaray maçında Vucko-Tayfun ikilisini izledik. Orta alandaki Bülent Ertuğrul ligin tecrübeli isimlerinden. Genç yaşı ve yetenekleriyle gelecek vaat eden Özgür Öçal, tekniği ve çalışkanlığıyla takımın beyni Poljak, yine ligin tecrübeli isimlerinden Cumhur Bozacı, Galatasaray'ın gelecekte büyük umutlar beslediği genç yıldızı Oğuz Şabankay, geçen yıl Hacettepe'de iyi bir çıkış yakalayan Bülent Kocabey'li, iyi bir orta sahaya sahip Eskişehir. Golcüler: Anderson, Youla ve Lovrek. Anderson'u Ç.Rizespor'dan tanıyoruz, oraya da Rıza Çalımbay transfer etmişti onu. Beğenmediğim, golcü özelliği olmayan, Bank Asya kalitesinde bir forvet bana kalırsa. Lovrek'i çok kısa bir süre izleme şansı bulabildik, bir şeyler söylemek için henüz erken. Ve takımın en önemli gol silahı: Souleymane Youla. 2001-05 yılları arasında forma giydiği G.Birliği'nde 49 gol atarak, Beşiktaş'a transfer olmuştu. Beşiktaş'ta tel tel döküldü, taraftarın tepkisini kaldıramayarak takımdan ayrıldı. 2006-08 yılları arasında Fransa'da Metz ve Lille'da top koşturdu. 2 yılda, yalnızca 4 gol atabildi. Bu sezon başında Eskişehir'e transfer olarak, çıkış yaptığı Türkiye'ye geri döndü. İyi de bir geri dönüş yaptı, Youla. Gol krallığında 5 golle, 5 isimle birlikte ilk sırada. Fransa'da 2 yılda attığını, burada 1-2 ayda attı. Futbolu özlediğini gösterdi Galatasaray maçında. Ama onun için her zaman söylediğim şeyi yine tekrarlamak istiyorum: Kaçırmaya başlarsa, taraftarda yolunacak saç baş bırakmaz...
Galatasaray'ın tavandan tabana düştüğü maçtır bu maç. Elbette Galatasaray her maç Olympiakos maçı gibi bir performans sergileyemeyecekti. O maç, Galatasaray'ın yapabileceklerinin mesajını verdiği maçtı. Önemli olan, o maçtaki kadar olağanüstü oynamayarak da olsa futbol bakımından belli bir istikrarı yakalayabilmekti, Eskişehir maçı da bu açıdan Galatasaray için önemli bir sınavdı. Galatasaray sınavı geçemedi, bir deplasman maçının üzerine daha çizik attı. Maçın kaybedilmesinin, yeterli futbolun sahaya yansıtılamamasının, gerekli direncin gösterilememesinin üzerine konuşmak gerekir.
Yasaktan sonra çoğu Blogger WordPress'e geçti, Aceto başta olmak üzere. Ben de yazıları, yorumları, her şeyi geçirdim WordPress'e ama oradan devam etmek, oraya yazmak içimden gelmedi... Neyse ki özgürüz sonunda artık. Yasağın kalkmasının tadını çıkaracağız doyasıya. Bu 2 günlük tatilde de yazamadığım pek çok şeyi yazmak istiyorum. Düşünmeye devam, Digiturk'e selam diyelim ve marşa basalım bakalım...
Galatasaray, uzun bir aradan sonra Avrupa'da karşılaştığı ciddi bir rakibini, futbol olarak böylesine ezdi. En son ne zaman Galatasaray Avrupa'da ciddi bir maçta çok iyi futbol oynadı diye sorsanız, sanırım cevap veremem, zira hatırlamıyorum. Ama bugün, Olympiakos gibi Avrupa Kupaları'nda her daim boy gösteren, az çok belli bir başarısı ve iyi bir kadrosu olan bir takıma karşı top göstermedi Galatasaray. Türkiye Ligi'ndeki bir takım bu kadar mı oynarken keyif verir, bu kadar mı harika resital sunar... Orta sahada kurulan üçgenler, kanat akınları, hücum varyasyonları, uzaktan şutlar... Bir de girilen pozisyonlar kaçmasa, Olympiakos tarihinin en ağır yenilgilerinden birine uğrayabilirdi ancak Galatasaray'ın artık karakteristik özelliği haline geldi saç baş yoldurmak...
1973 yılında futbolcu olarak başladığı kariyerinde 32 yıl boyunca, yani 2005 yılına kadar pek dikkat çekmedi. Vasat takımlarda top oynadı, vasat takımların başında bulundu. Ne olduysa, 2005 yılında Malaga'dan Sevilla'ya geçişinde oldu. Sadece 2 sezonda hem takımına kazandırdığı 3 Avrupa Kupası'yla hem de oynattığı futbolla büyük alkış topladı. İşler tıkırında giderken, Ramos'un piyasası giderek yükseliyordu. Geçen sezonun ortasında Tottenham'dan gelen inanılmaz teklife hayır diyemedi, iyi gitmeye devam ettiği Sevilla'yı bıraktı. Sezon ortasında geldiğinden dolayı, yönetim o sezona dair pek birşey beklemiyordu İspanyol'dan. Sanırım Ramos'un geçen seneki durumunu Ersun Yanal'la benzetebiliriz. O da aynı şekilde geçen yılın ortasında gelmişti Trabzon'a. Trabzon da Tottenham gibi ligde çok kötüydü, orta sıralarda dolanıyordu, hedefsizdi. Geri kalan haftalarda Yanal'ın takımı tanımasını, yaz döneminde yapacağı transferler de Trabzon'u şampiyonluğu götürmesine bekliyordu yönetim. Tottenham da bu durumdaydı. Ramos, geldiği yıl ondan çok fazla şey beklenmemesine rağmen Carling Cup'ı da kazanmıştı üstelik. Ama sonu Yanal'dan biraz daha farklı olacaktı...
2 çalım atan, yetenekli her ufak çocuğa geleceğin Messi'si, Ronaldo'su denilen bir ortamda yaşıyoruz. 8-12 yaş arası çocuğun tüm sahayı çalımlayıp gol attığı 30-40 saniyelik bir video dönüp duruyor, arkadan da haberi sunan kişi pohpohlayıp duruyor. Tamam; yetenekli, gelecekte belki çok iyi işler yapacak ama daha 10 yaşındaki çocuğa "geleceğin X'i" demek ne kadar mantıklı? O yaştaki çocuk, futbolun temel eğitiminin ne kadarını almıştır? Herkesi çalımlayıp gol atar işte ancak. Bir bekleyeceksin en azından 15-16 yaşına kadar. Bakacaksın sonra; fizik gelişimi nasıl, temeli nasıl, neyi kuvvetli, neyi eksik vs. vs. diye...
Türk takımlarının Avrupa maçlarını anlatan Türk spikerlerimiz şu vatan millet edebiyatını bıraksın artık. Çok itici, çok kulak tırmalayıcı oluyorlar. Ertem Şener'in maç anlatma kabiliyeti; "haydi xxx", "Türk milleti arkanda", "tek kalbiz, tek gönülüz, kucak kucağayız" ve kafiyeli kullandığı kelimelerden ibaret. Bu akşam da "nereye gidiyor, Adebayor", "Hayır Guiza, evet Guiza", "çoluk çocukla dünyaya meydan okuyorlar" sözleriyle iyi güldürdü...
Hem futbol hem basketbolda bu hafta, Avrupa haftamız olacak. Fenerbahçe'nin Şampiyonlar Ligi ve Euroleague maçları, Galatasaray'ın UEFA ve Eurocup maçları, Efes Pilsen'in Euroleague maçı. Hafta içleri, Şampiyonlar Ligi haftası olmadığında benim için çekilmez bir hal alıyor. Bu hafta içinde sadee Şampiyonlar Ligi değil; Eurocup, UEFA ve Euroleague heyecanlarını da yaşayacağız. Dolu dolu bir hafta geçireceğiz kısacası... Türk takımları açısından bu dolu haftanın startı birazdan verilecek. Bu akşam saat 21.30'da Fenerbahçe Ülker, TAU Ceremica deplasmanına çıkacak. TAU, geçen sene final-four yapmıştı ve şüphesiz bu maçın da favorisi ama geçen yıl Fenerbahçe'nin çeyrek finale kaldığı maçta TAU'yu nasıl darmadağın ettiği gözlerimizin önüne geliyor. O zaman TAU'nun iddiası yoktu, gruptan çıkmayı garantilemişti. Bu sefer daha farklı olacak ve bu kez maç İspanya'da. Favori TAU ancak ben Fenerbahçe'nin büyük bir direnç göstereceğini ve maçı kazanma şansının da olduğunu düşünüyorum...
Salı akşamı 20.15'te sahneye Galatasaray çıkacak. Litvanya'da berabere kaldığı Siauluai'den turu kapmak için mücadele edecek ve hem takım kalitesi hem de taraftar gücüyle ağır basan taraf Galatasaray. 21.45'te Fenerbahçe-Arsenal maçı var. O saate kadar (takriben 4.periyodun başı) Galatasaray'ın turu alacağını düşünüyorum, umut ediyorum.
Avrupa haftamızda tartışmasız, en heyecanla beklenen maç; Fenerbahçe-Arsenal maçı. Ligde 4 mağlubiyetle 10.sırada, Şampiyonlar Ligi'nde 1 puanla sonunc sırada bulunan Fenerbahçe açısından çok önemli bir maç. Şöyle ki; Fenerbahçe kaybederse kimse çok fazla eleştirmeyecek, zaten beklenen sonuç buydu denecek ama ya aksi olursa? Yani, ya Fenerbahçe kazanırsa. İşte o zaman Fenerbahçe'nin çıkışının başlangıcı olabilir bu karşılaşma. Ancak unutulmaması gereken gerçek; Fenerbahçe'nin kazanma ihtimalinin bir hayli düşük olduğu. İki takımı da çok değil, 2 gün önce lig karşılaşmalarında izledik ve kabul etmek gerekir ki iki takım arasında çok büyük farklar var. Fenerbahçe'nin maça Semih-Guiza ikilisiyle başlaması bekleniyor. Bu geride bazı zaaflar yaratabilir ancak Toure-Sagna-Gallas üçlüsünün sakat olduğu Arsenal defansının çok fazla zorlanacağı bir gerçek. Defansif zaaflar dedik; Fenerbahçe'nin Kayserispor'a karşı 5 orta sahayla çıkıp 4 gol yediğini düşünürsek, Arsenal'i orta sahada yalnızca Selçuk'la karşılamak daha da büyük felaketlere yol açabilir. Bu şekilde yaklaşmayı hiç sevmem, düz mantıktır bana göre böyle yaklaşımlar, zira her maçın havasının farklı olduğunu düşünürüm ama bunu da söylemeden edemedim...
Bizim için boş bir Çarşamba gününün ardınan geliyoruz Perşembe'ye. Saat 20.15'te Efes Pilsen, ilk Euroleague maçına Partizan karşısında çıkacak. Maç İstanbul'da, Efes daha güçlü bir kadroya sahip ve favori gözüken taraf ama Kasun'un yokluğunun ciddi bir sıkıntı yaratabileceği bir maç bu. Kasun'dan başka gerçek anlamda 5 numarası bulunmayan Efes'te, Kaya'ya çok fazla iş düşecek. Maç ortada gibi duruyor. İzlemek istediğim bir maç ama Galatasaray-Olympiakos maçına kurban gidecek. Galatasaray'ın maçı Efes maçından 1 saat sonra başlıyor, ancak evde D-Smart olmadığından maçın başlama saatinde muhtemelen evden çıkıyor olacağım.
Ve, Galatasaray'ın gruplardaki kaderini büyük ölçüde belirleyecek maç: Galatasaray-Olympiakos. Kuralar çekildiğinde, fikstür belli olduğunda ilk maçın çok önemli olduğunu, bu maçın kazanılması halinde gruptan büyük ihtimalle çıkacağını düşündüm Galatasaray'ın, yazıya da döktüm. Zira, Galatasaray son 2 maçını Metalist ve Hertha ile oynayacak. İkisinde de taraftarının önünde olacak ve bana göre Galatasaray'ın bu 2 maçtan 1'ini muhakkak kazanacak. Olympiakos boş takım değil. Çok önemli oyuncuları, ortalamanın üstünde bir kadroları var. Geçen sene Şampiyonlar Ligi'nde 2.tura kadar yükseldiler. Bu yıl ön elemede Anorthosis faciası yaşasalar da, o maçtan beri kaybetmek nedir bilmiyorlar. Karşılarında bir Türk takımı olunca, maça daha da motive çıkacakları kesin. Galatasaray da aynı şekilde. Ancak Galatasaray'ın bir Ali Sami Yen avantajı var ve bunu iyi kullanabildiği taktirde, bu maçı kazanabilecek güce sahip diyelim ve noktayı koyup, Fenerbahçe-TAU maçı için ekranların başına geçelim...
Geçen hafta sonu Cumhurbaşkanlığı Kupası maçları ile ısınma turları atmıştık, bu hafta sonu nihayet başladık... Sezonunun açılış maçını şampiyon Fenerbahçe oynadı, ligin zayıf ekiplerinden CASA Ted Kolejliler ile. Nasıl bıraktıysak öyle Fenerbahçe, kazanmaya devam ediyor. Fenerbahçe'yi Telekom ile oynadıkları C.Başkanlığı Kupası maçında da yenilmelerine rağmen beğenmiştim. Takımın kadro yapısı, tam Tanjevic'in istediği gibi bir kere. Bu çok önemli. Solomon ile Tanjevic'in kan uyuşmazlığını biliyorduk, yansıyordu bu da arada sahaya. Tanjevic, takımda laubali bir oyuncuya hiçbir zaman tahammül edemez. Solomon'un fast break'e gittiği pozisyonlarda durup üçlük göndermesi onu çileden çıkartıyordu mesela. Veya sinirlerine hakim olamayıp, takımın düzenini bozmasına tahammül edemiyordu, ama Fenerbahçe Solomon'un yokluğunu bazı zamanlarda ciddi derecede hissedecek yine de. Türk Telekom maçı gibi... Pek zorlanmadı bu maçta Fenerbahçe. Tanjevic rotasyonu mükemmel kullandı, takıma harika savunma yaptırdı. İlk periyotta 5 dakika geride kalırken, skor bilmem kaça-0 civarlarında geziniyordu. İlk yarı sonunda 20-30 sayılık fark oluşunca izlemeyi bıraktım zaten. Bu sene Efes Pilsen'le birlikte şampiyonluk adayım Fenerbahçe...
Ertesi gün Beşiktaş çıktı sahneye. Karşısında Fenerbahçe'den farklı olarak, daha çetin ceviz bir rakip buldu. Bu maçı 3.periyotun ortalarından itibaren izleme fırsatı bulabildim. İzlediğim kadarıyla Muratcan, geçen yılın Sinan'ı olmaya aday. İki kardeşin oyun yapısı birbirinin hemen hemen aynısı zaten. Bir takımda her zaman böyle mücadeleci oyunculara ihtiyaç vardır. Fenerbahçe'de Mirsad, Efes'te Sinan, Galatasaray'da Tufan (sakat olsa da) bu sınıfa giren oyunculardır benim gözümde. Beşiktaş'ın yerli rotasyonu bu yıl gayet iyi gözüküyor. Muratcan-Haluk-Ömer üçlüsünü transfer etmeleri lig için çok önemli, 3+2 kuralı malum... Haluk da beklediğimden daha iyi, şu ana kadar elde ettiğim izlenimlerde. Ömer de henüz havasını bulabilmiş değil ama o da form tutunca Beşiktaş üç sayı bombardımanı yapan bir takım haline gelecek. Gel gelelim, yabancılara. Sanırım şampiyonluk iddiası bulunan takımlar arasında en kötü yabancılara sahip takımdır Beşiktaş. Austin, Chatman, Stanejovic'i beğendim, iyi oyuncular ama nasıl diyeyim; bir Gurovic'i, Zizic'i, Giricek'i, Kasun'u yok Beşiktaş'ın. Rakipleri flaş yabancılar transfer ederken, biraz daha mütevazi göründüler yabancı transferi konusunda. Yine de ligi rahatlıkla ilk 5'in içerisinde bitireceklerdir.
Telekom'u canlı yayın olmadığı için izleyemedik ilk haftada ama Cumhurbaşkanlığı Kupası'nda Fenerbahçe ile oynadıkları maça bakarak bir şeyler söyleyebiliriz haklarında. Telekom'un basketbol kafası geçen seneyle aynı, hiç değişmemiş. Yaptıkları transferler de bu yönde zaten; Serkan Erdoğan gibi. Umursamaz savunma, hızlı hücumlar, dış atışlar. Bu üçü, Telekom'un özeti. Fenerbahçe maçını izlerken, yine bol bol üçlük gönderdiklerinin farkına varınca, bir sayayım bakalım, bunlar kaç hücum üçlük atacaklar dedim. İlk periyotun sonlarına geliniyordu. 3 hücum arka arkaya Serkan Erdoğan topu kendi sahasından alıp bastı gaza, kaldırdı attı üçlükleri. 2'si girdi, 1'i kaçtı. Arkasından Tutku aldı koptu gitti, bir tane de o gönderdi. Arkasından Serkan bir tane daha kaldırıp attı. 5 hücum arka arkaya (4'ü Serkan) tek pas yapmadan koşup üçlük attılar. O vakit bunların 4 tanesinde isabet bulmuş olabilirler ama bu arka arkaya mahallede oynar gibi atılan üçlüklerin girmemesi demek, oyundan tamamen kopmak demek. Ama Ankara seyircisi de, Telekom oyuncuları da, Ercüment hoca da, biz de alıştık artık bunlara, pek de garip gelmiyor artık.
Bu pankartla çıktı Galatasaraylı basketbolcular, hafta sonu Ayhan Şahenk'e. Alpaslan Dikmen'in unutulmadığını, unutulmayacağını bir kez daha gösterdiler. Geçen hafta içinde oynanan Siauluai maçı vesilesiyle genel bir değerlendirme de yapmıştım, kısa keseceğim o yüzden Galatasaray'ı. Karşısında hafif bir takım buldu Galatasaray, açıkçası. Galatasaray bu takıma Türkiye Kupası'nda nasıl yenildi, bilemiyorum. Darüşşafaka'nın, herkesin en azından 4 yabancıya sahip olduğu bir ligde, 2 yabancıyla mücadele etmesi zaten durumu ortaya koyuyor. Türk ağırlıklı kadrosuyla, geçen yılki gibi küme düşmemeye mücadele verir bu maçta izlediğim Darüşşafaka. Tabii, hazırlık dönemini şampiyonluk adayı 5 takım kadar sık takip etmedim, hatta hiç takip etmedim, o yüzden birkaç maç daha geçmesini beklemek gerekir, ama yine de görünen köy kılavuz istemez gibi sanki. Galatasaray, geçen maça göre daha iyi bir görüntü verdi ama dediğim gibi rakip zayıftı biraz da. Galatasaray'da bir değişim olduğunu söylemek için erken, biraz daha beklemek gerekecek.
Efes Pilsen'i yıkan adam Joseph Crispin'den iki kare. Harika bir maç çıkarmış tek kelimeyle. Aynı saatte Beşiktaş maçı olduğu için izleyemedim ama izlemediğime pişman oldum, maç sonu yorumları görünce. Hayli keyifli bir maç olmuş sanırım. Lig için en büyük favori olarak gördüğüm Efes Pilsen, Crispin'e toslamış. Kasun'un yokluğunda pota altında büyük bir eksiklik oluştu, sonuç normal diyeceğim ama sonucun istatistiklerden gördüğüm kadarıyla pota altıyla zerre alakası yok, zira Banvit 14/27 gibi uçuk bir yüzdeyle üçlük atmış, bu 14 üçlüğün 7'si Crispin'e ait. Efes potalarına 7 üçlük gönderen Crispin'in, maçı da 35 sayı ve 10 asistle tamamlanması pek garipsenmemeli (!?!). Efes Pilsen'de Vujanic ve Cenk ön plana çıkmış, aslında 9o sayının da üstüne çıkmışlar ki, son derece iyi bir rakam ancak Banvit'in inanılmaz üçlük yüzdesine teslim olmuşlar. Yani istatistiklerden öyle görünüyor...
"Hangisi fark yaratır?" diyerek 4 büyüklerin teknik adamlarını sormuştuk anketimizde. Yanal veya Denizli'den birinin 1.geleceğini düşünüyordum, öyle de oldu; Mustafa Denizli kazandı. 19 kişinin katıldığı ankette, son sırayı eleştirilerin hedef noktası olan Aragones ile Skibbe paylaşıyor. Tüm teknik adamların aldığı oyları geçelim:
Bursaspor maçı sonrası yazımda; Mehmet Topal'ın yokluğunda Meira'nın stoperden ön liberoya kaydırılmasının bir çözüm olacağını söylemiştim. Topal, Milli maç arasında da düzelmeyince, Skibbe Bursaspor maçından da dersini almış olacak ki bunu uyguladı. Meira-Ayhan ikilisini tandemin önüne yerleştirdi, Meira'dan oluşan boşluğa da Aşık'ı monte etti. Bu sorun belli bir ölçüde halledilmiş olsa da, Arda-Kewell sorununun nasıl çözüleceği belirsiz. Arda da Kewell da sağ tarafta, sol taraftaki performanslarının 1/10'ini gösteremiyor. Kewell'ın yerine oyuna giren Aydın, Galatasaray'ın bir sağ kanat oyuncusuna sahip olduğunu hatırlattı. Şu Aydın'ı takımdan kesemezsin ama Arda ile Kewell gibi 2 yıldızı hiç kesemezsin. Skibbe bu sorunu nasıl halledecek, çok merak ediyorum.
Ligin başlamasını iple çektiğini belirten Sırp oyuncu, "Kendimi hiç bu kadar motive hissetmiyorum. En az 20-25 gol atarım, bunun da sözünü veriyorum" dedi. (12 Temmuz 2007)
Gittiği günden beri Ligue 1'de penaltıdan sadece 1 gole imza atan Mateja Kezman, "Paris'e tatile veya gezmeye gelmedim. Takıma geç katıldığım için sorun yaşıyorum. Ancak kısa sürede eski günlerime dönüp (!?!), gollerime devam edeceğim" dedi. (18 Ekim 2008)
Liverpool, bu sezona da futbol olarak tatmin edici bir başlangıç yapamadı. Wigan maçından önce 17 puanla şampiyonluk hedeflenen ligde 2.sıraya kurulmuştu Liverpool, Şampiyonlar Ligi'nde de işler tıkırındaydı ancak Liverpool'un durumu, EURO 2008'deki Türkiye'nin durumu ile çok benzerdi. Liverpool'un teknik direktörü Benitez de aynı Fatih Terim gibi hakarete varan eleştiriler alıyordu haklı veya haksız, takım tatmin edici bir futbol oynamıyordu, aynı Türkiye gibi zor takımlara karşı başarılı olur küçük takımlara karşı zorlanır deniyordu. Öyle de oluyordu. Liverpool, 7 maçta 5 galibiyet ve 2 beraberlik alırken maçların çoğunda geriden geliyordu veya galibiyet gollerini son dakikalarda buluyordu. Wigan maçı öncesi, Gerrard'la beraber takımı taşıyan Torres'in sakatlığı tüm bunların üstüne tuz biber olmuştu.
Anfield Road'da Wigan, karşılaşmaya hızlı başladı. Sezon başında Mısır kulübü Zamalek'ten kiralanan Amr Zaki çıktığı 8.maçta 6.golünü böyle ağlara bırakıverdi. 2009 yazında transfer dedikodularından en çok nasibini alacak oyuncu olacağı kesin. Ayrıca; kulübü Zamalek'in başında eski Galatasaray teknik direktörü Reiner Hollmann'ın olduğunu da not olarak düşelim, gereksiz bir not olsa da.
Fernando Torres'in yokluğunda, Benitez'in en çok güvendiği, ısrar ettiği öğrencisi Dirk Kuyt skoru böyle eşitledi.
Amr Zaki durmadı, atmaya devam etti. Kazanılan penaltıyı gole çeviren Mısırlı, ligdeki 7.golüne imzasını attı.
Türkiye'nin aldığı "Comeback Kings" ünvanının kulüp bazındaki temsilcisi Liverpool pes etmeyecekti. Transfer döneminin son gününde (1 Eylül) transfer edilen İspanyol sol açık Albert Riera, 2006 yılında transfer olduğu Premier Lig'deki 2.golünü, Liverpool formasıyla ilk golünü ağlara gönderiyor, yeni bir geri dönüşün haberini veriyordu.
Ve 85.dakikaya gelindiğinde, Torres'in yokluğunda kurtarıcı rolüne bürünen Dirk Kuyt yine sahneye çıktı, bir geri dönüş hikayesinin daha tamamlayıcısı oldu. Şampiyonlar Ligi Ön Elemesi'nde Standard Liege'e attığı son dakika golüyle takımını ipten alıp, Şampiyonlar Ligi'ne taşıyan Kuyt, zor zamanda yine imdada yetişti.