1 Kasım 2008 Cumartesi

Taşındık

Yeni adres:

http://parmakarasiterlik.blogspot.com

Oradan devam, bekleriz. :)

Behram Zülaloğlu

Kalecilik biraz da şans işi derler, çok doğru. Son örneği de Behram. Biraz önce İstanbul B.B-Trabzonspor maçını izlerken fark ettim kalede olduğunu, Beşiktaş maçını anımsadım. O maçta Mehmet Ali Tunç sakatlanınca oyuna dahil olmuştu, iyi de bir maç çıkartmıştı. Beşiktaş maçından sonra takımının Denizlispor, Antalyaspor, Konyaspor'la karşılaştığı maçlarda da kaleyi korumuş, 3 maçta ağlarında toplam 4 gol görmüştü.

Takımın kalecisi sakatlanmış, yerine girmiş, iyi oynamış, formayı kapmış, önümüzdeki maçlarda da ilk 11 çıkmaya başlamış. Bu bile ilk cümledeki "kalecilik şans işidir" tezini doğrulamaya yetiyor. Lakin biraz daha geriye gidersek, olay daha da ilginç bir hal almaya başlıyor. 26 yaşındaki Behram, bu sezonun başında Kocaelispor'dan transfer edilmiş. Kocaelispor'a 1.kaleci olarak gelmiş, sezonun ilk maçlarında da kaleyi o korumuş. Ancak beklenenin çok altında bir performans sergileyerek, formayı takımın yedek kalecisine kaptırmış. Çok kötü oynadığını kendisi de kabul etmiş, ancak daha sonra çok çalışmasına rağmen kendisine bir türlü bir daha şans verilmemesini yadırgamış. Resti çekmiş, İstanbul'a ailesinin yanına gelmiş. İstanbul'da, İstanbul B.B ile anlaşmış. Ama şöyle bir fark var, takımın 3.kalecisi olarak! 1.kaleci bilindiği gibi Kenan Hasagiç, onun yedeği M.Ali Tunç, sonra Behram... Ligdeki ilk 3 maçta kadroya bile girememiş Behram. Hasagiç ilk 11 çıkmış, arkasında M.Ali Tunç beklemiş. Ligin 3.haftasında İstanbul B.B kendi sahasında Ankaraspor'u ağırlamış. İstanbul B.B maçta 1-0 öne geçmiş, dakikalar 63'e geldiğinde Hasagiç ceza alanı içinde yaptığı faulle hem Ankaraspor'un penaltı kazanmasına, hem de takımının 10 kişi kalmasına sebebiyet vermiş. Kalede M.Ali Tunç ve 10 kişiyle mücadelesinin sürdüren İstanbul B.B, geride kalan dakikalarda 2 gol yemiş ve maçı 2-1 kaybetmiş. Ardından gelen Ankaragücü ve Tokatspor maçlarında kaleyi M.Ali Tunç korumuş, Behram da arkasında beklemiş.

Ve kilit maç: Ligin 8.haftasında İstanbul B.B, Beşiktaş ile karşılaşıyor. Beşiktaş maçta 1-0 öne geçiyor, İstanbul B.B eşitliği sağlıyor. 60.dakikada M.Ali Tunç bir pozisyonda sakatlanıyor ve... Sonrasını biliyorsunuz zaten... Oldukça ilginç değil mi? Bank Asya Ligi'nde yedek kalan Behram, 3.kaleci olarak geliyor. 1.kaleci takımını yakıyor, 2.si sakatlanıyor, gelen şansı iyi kullanıp formayı kapıyor.

Beşiktaş maçı sonrasında oynadığı maçlarda da Behram iyi performansı sürdürmüş olacak ki, Trabzonspor maçına da ilk 11'de çıktı. Görev aldığı 4 maçta sadece 4 gol yiyen Behram, bu maçta 4 gol birden yedi. Yediği gollerde de çok hatalı değil, aslına bakılırsa. İlk gol karşı karşıya, ikinci gol müthiş bir aşırtma, üçüncü gol penaltı, son gol altıpas hizasından kafa vuruşu...

Bakalım; Behram, önümüzdeki haftalarda bu ilginç hikayenin devamını getirebilecek mi?

31 Ekim 2008 Cuma

Hayvanlar Alemi #2

Hayvanımızın adı "Sloth"...

30 Ekim 2008 Perşembe

Joe Kinnear ve Harry Redknapp

Given, Coloccini, Barton, Martins, Owen, Duff, N'Zogbia, Gutierrez, Ameobi ve daha pek çoğu. Kağıt üzerinde iyi bir kadro gibi değil mi? Evet öyle, lakin sahada konuşamıyorlar. Sadece bu sezona has bir durum da değil bu, Newcastle geçen yıllarda da çok farklı değildi. Aslında bu sezona iyi bir başlangıç yaptıklarını söyleyebiliriz. İlk maçta Old Trafford stadında alınan beraberlik, ardından gelen Bolton galibiyeti ve Coventry'e karşı kazanılan kupa maçı. Ancak sonrasında felaket bir seriyle karşı karşıya kaldı, Newcastle. Arsenal, Hull ve West Ham'e ligde kaybedilen maçlar, son sıraya kapağı atan Tottenham'a karşı kaybedilen maçla veda edilen kupa ve son olarak da St. James Park'taki Blackburn darbesi. Mağlubiyet serisinin başlangıcı olan Arsenal maçının ardından görevi bırakmıştı Keegan. Ondan sonra da art arda 4 maç kaybederek, bir türlü iflah olmadılar. Taa ki Kinnear takımın başına gelene kadar. 

İç sahada kaybedilen Blackburn Rovers maçının ardından koltuğa oturan Kinnear, göreve hiç de fena olmayan başlangıç yaptı. Everton deplasmanından alınan 1 puan, güçlü City'ye karşı içeride alınan 1 puan, gelecek adına umut veriyordu. Bunların arkasından Sunderland mağlubiyeti biraz canları sıksa da, hafta içi alınan WBA galibiyeti ile derin bir oh çektirdi, St. James Park'a. 5 maçlık mağlubiyet serisinin ardından, 4 haftada toplanan 7 puan gelecek adına bazı mesajlar veriyor. En son oynadıkları WBA maçının büyük bölümünü izleme fırsatı bulabildim. Özellikle ilk yarı ortaya konulan futbol, oyuncuların heyecanlı ve iştahlı olduklarını çok net bir biçimde gösterdi, bu iyi oyunun karşılığı da soyunma odasına 2-0'ın avantajıyla gitmek oldu. 2.yarıda gelen WBA golü, St. James Park'taki seyircilerde de, sahanın içindeki futbolcularda da büyük telaş yarattı. Haftalardır alınamayan galibiyetin telaşı... Derler ya; bir takım art arda kaybetmeye başlarsa kaybetmeye alışır, kazanmayı unutur. Aynen öyleydi Newcastle'ın durumu. Bir terslik olmadı, Newcastle kazandı. Konuşmak için biraz erken olabilir ama Kinnear'ın gelişi takımda bir heyecan, kendini ispatlama isteği yaratmış...
Tottenham da Newcastle'ın bir model üstü. Gomes, Corluka, Bale, Lennon, Jenas, Pavlyuchenko, Bent, Modric, dos Santos,  Huddlestone, King... Premier Lig'de ilk 4'ü zorlayacak, UEFA biletini rahat alabilecek bir kadro. Başlarında da Sevilla'yı yaratan Juande Ramos... Aynı Newcastle'da olduğu gibi, işler burada da kağıt üstünde iyiydi ama yeşil çimlerin üzerinde değil... Kısa bir süre önce Ramos ile ilgili bir post girmiştik bloga. Biraz geriye giderseniz görebilirsiniz. Yazının sonunda Ramos'a gönderme yapmayı da ihmal etmemiştik. Ömrü de çok uzun olmadı. Çok yoğun olan ve hiç görüşemediği (!) başkanı gözünün yaşına bakmadı Ramos'un (Ramos'un çok da umrunda olduğunu zannetmiyorum ya, alacağı tazminatla sittin sene yaşar). Ramos'un 8 haftadaki 2 puanlık performansı yüz kızartıcıydı. UEFA Kupası 1.Turu'da güçlükle geçilmiş, grup maçlarına da mağlubiyetle başlanmıştı. Ülkemizde her vatandaş der ya; "ulan bu takımın başına beni getirsinler, daha kötü olmaz şerefsizim" diye. Gülüp geçerim bu tip söylemlere ama ortaya çıkan tabloya bakıldığında, insanın o cümleyi kurası geliyordu hakikaten...

Redknapp geldi başa... Tottenham, yeni antrenörüyle çıktığı ilk maçta, ligdeki ilk galibiyetini aldı, Bolton 2-0 mağlup edildi. Tottenham, dün tanıklık ettiğimiz efsane derbinin de taraflarından biriydi. Kuzey Londra derbisinde perdeyi, jeneriklere geçecek güzellikte bir gol atan Bentley açtı. Arsenal'ın defans elemanları Silvestre ile Gallas yan toplardan buldukları gollerle maçı 1-0'dan 2-1'e çevirdiler. Arkasından, 4 dakikada 3 gol izledik. Önce Adebayor farkı 2'ye çıkardı, sonra Bent 1'e indirdi. Sonra yine Adebayor çıktı sahneye, harika bir asist yaptı Van Persie'ye, affetmedi o da, 4-2'ye getirdi skoru. Van Persie'nin golünden sonra, Arsenal şova başlar, maç 5-6'ya gider diye hangimiz düşünmedik? Lakin Arsenal, 4-2'den sonra rakibinin üzerine pek gitmedi. Maç bitecek derken, 90'da Jenas çıktı sahneye. Umursamadık bu golü, yalan değil. Ama Tottenham mücadeleyi bırakmadı, elinden geldiğince baskı kurmaya çalıştı uzatma dakikalarında. Gollerinin hepsini uzaktan şutlardan atan, yaratan Tottenham'da, Modric füzeyi gönderdi 90+4'te. Direkte patladı, Lennon tamamladı. Tottenham'lılar bir zafer kazanmışçısına mutluydular, sahaya atlayan 1 taraftar ile birlikte yaşadılar gol sevinçlerini. Sarıldılar, üstüne atladılar... Orada Lennon'a sarılarak kendinden geçen taraftarın yerinde, hangi Tottenham aşığı olmak istemezdi ki?

Harry Redknapp dedik başlıkta ama bu maçtan bahsetmesem rahat edemeyecektim, çıktı aradan. Kinnear geleli 1 ay oldu, konuşmak için erken dedik. Redknapp henüz 2.maçına çıktı, onun hakkında konuşmak için daha da uzun bir süre beklemek gerekir. Lakin, dün çok da iyi oynamamasına rağmen onur mücadelesi veren, yeni bir başlangıca hazır olan bir takım vardı sahada. Dolayısıyla, işlerin Ramos döneminden çok daha iyi gideceğini söylemek için çok da erken değil...

Herşeye rağmen, son durumda Newcastle'ın 17., Tottenham'ın 20.sırada olduğu gerçeğini de es geçmemek gerek tabii... 

29 Ekim 2008 Çarşamba

Fiyasko

Bir basketbolcu düşünün; draftta 1.sıradan seçilsin, yeni Shaq diye tanıtılsın, play-off hedefleyen takımının en kilit ismi olsun ve daha sezon başlamadan sakatlanıp, sezonu kapasın, takımı buna rağmen sonuna kadar play-off mücadelesi versin, play-off yapamasa da gelecek adına büyük umutlar versin, off-season'da mükemmel hamleler yapsın, sezona da büyük umutlarla girsin ve tüm bunlara rağmen o basketbolcu daha ilk maçta yine sakatlanıp, takımını yalnız bıraksın. Sakatlığının ne kadar süreceği, ne kadar ciddi olduğu belli değil ama şu noktada Greg Oden, fiyaskonun tanımıdır...

Oden'dan girmişken, dün açılışı yaptığımız yeni sezondan da biraz bahsedelim. Açılış maçında geçen yılın şampiyonu Celtics, play-off'larda karşısında ecel terleri döktüğü Lebron'lu Cavs ile karşılaştı. Off-season'da Mo Williams'ı kadrosuna katarak, Lebron'un yanına gereken ikinci skor opsiyonunu sağlayan Cavs, bu sezon daha iddialı. Pistons'un devrinin yavaş yavaş sonlanmasından da faydalanarak, en azından bir Doğu Finali hedefliyorlar. Celtics, aynı Celtics. PJ Brown ve James Posey kayıpları var yalnızca. Yalnızca dediğime bakmayın, ciddi kayıplar bunlar. Hele, Celtics'in şampiyonluk yürüyüşünde bu ikilinin verdiği katkıya bakarsak... Yine de Doğu'da şampiyonluğun en büyük adayı Celtics, lakin finale çıktıkları takdirde bu kez karşılarında geçen yıldan daha güçlü bir Lakers bulacakları kesin.Tabii Lakers, oraya gelene kadar Batı'nın sağlam takımlarına çarpmazsa... Maçı Celtics 5 sayıyla almış. İzleyemedim, ancak Cavs'ın geçen seneden pek farklı olmadığı görüşü hakim. Mo Williams transferine rağmen, takımın en az geçen seneki kadar Lebron odaklı olduğu söyleniyor. Maçın sonlarında kritik bütün pozisyonları tek başına oynamış, 21 şut denemiş olması da, izlemesem bile bana az çok fikir vermekte...

Şimdilik Cavs ve Celtics'le sınırlayalım. Gün geçtikçe diğer takımlara da böyle ufaktan değiniriz. Özlemişiz NBA'i. Sabah kalkıp bilgisayarın başına geçtiğinde ilk olarak NBA.com'a girerek, Boxscore'larla uzun uzun haşır neşir olmanın, Boxscore üzerinden bazı çıkarımlardan bulunmanın bile keyfi harika...

Efsaneler Ölmez: Eskişehirspor

Eskişehirspor 16 Eylül 1970 tarihinde Sevilla karşısına çıkıyor: Mümin, İlhan, Abdurrahman, İsmail, Süreyya, Doğan, Burhan, Fetih, Vahap, Ender. Bu maçın hikayesini bilmeyen yoktur sanırım ama yine de, kısa da olsa yazmakta fayda var.

1970-71 sezonunda, Avrupa Fuar Şehirleri Kupası'nda karşılaşır, Sevilla ile Eskişehirspor. İlk maç İspanya'da oynanır, Sevilla maçı tek golle alır. Turun favorisi olan Sevilla, Eskişehir'e rahat bir şekilde gelir, skoru da uzun bir süre 0-0 götürmeyi başarır. Derken, dakikalar 77'yi gösterdiğinde Sevilla 1-0 öne geçer. Geriye yalnızca 13 dakika ve Eskişehir'e tur için gereken 3 gol kalmıştır. Herkes umutsuz, şaşkın bakışlarla maçı takip ederken Eskişehir'in beraberliği yakalaması uzun sürmez. Sevilla'nın golünden sadece 1 dakika sonra, yani 78.dakikada Fethi skoru 1-1'e getiren golü kaydeder. Bu golden 4 dakika sonra Eskişehir, Fethi ile 1 gol daha bulur. Eskişehir'e artık 1 gol yetecektir, geride de 8 dakika gibi azımsanmayacak bir süre vardır. "Acaba olur mu?" diye iç geçiren Eskişehir taraftarlarını sevince boğan gol, son dakikada yine Fethi'ten gelir ve 16 Eylül 1970 günü Türk futbol tarihine altın harflerle yazılır. Çok eski olmasından mı, yoksa bu mucizeyi başaran takımın adının Eskişehir olmasından mı bilinmez, bu tarihi başarı pek çokları tarafından bilinmez, hatırlanmaz. Yeteri kadar da değer verilmez. Neyse ki unutmayanlar da var. Geçen yıl CNN Türk'teki "Oradaydım" belgeseline konu oldu bu başarı öyküsü. Rastgele denk gelmiştim belgesele, bu efsaneyi bir de o maçta Eskişehir'i zafere taşıyan golleri atan Fethi Heper'den dinlemek müthiş keyifti...
Eskişehirspor deyince, Amigo Orhan'a değinmeden geçmek olmaz. Türkiye'nin ilk amigosudur; 70'li yıllardaki Eskişehir efsanesinin en önemli parçalarından biridir. Çok anıları, hikayeleri vardır; Eskişehirliler için hala da çok özeldir, baştacıdır. Ufak bir araştırma sonucu 2004 yılında kendisiyle yapılmış bir röportajı buldum. En son 1984 yılında Eskişehir, 2.ligden 1.lige yükseldiğinde amigoluk yapmış, o tarihten itibaren maça gitmemiş. Yaşının ilerlemesi, tribünde holiganların ve şiddetin artması, Eskişehir'in hedef küçültmesiymiş maçlara gitmeme sebepleri. 70 yaşında, doğal tabii artık maçlara gitmemesi, gidememesi. En son Four Four Two'nun geçen sayısında kendisiyle ilgili bilgi sahibi olmuştum. Four Four Two, lige yeni çıkan Eskişehir'in sezon açılışını izlemeye gitmiş, Amigo Orhan'a uğramayı da ihmal etmemiş. Dikkatimi çeken şey; 2004 yılında kendisiyle yapılan röportajda da, 2008 yılında Four Four Two dergisiyle ettiği sohbette de "takımın zamana ihtiyacı var, bir şeyler söylemek için daha erken" demesi. İnsan belli bir yaştan sonra daha sakin, daha ılımlı yaklaşıyor demek ki olaylara...
Efsanenin 30-40 yıl öncesine, Amigo Orhan'ına değindikten sonra günümüze dönelim... Eskişehirspor 70'lerdeki rüya gibi başarıların ardından bir türlü iflah olmadı. 80'li yıllarda inişli-çıkışlıydı grafikleri, ancak 96'daki düşüşün ardından çıkışları pek kolay olmadı. 12 yıl boyunca alt liglerde dolanıp, durdular. 2005-06 sezonunda Bank Asya'ya yükseldiler. Çıktıkları ilk yılda çok iyi bir performans gösteremeseler de, kendilerine orta sıralardan bir yer buldular. 

2007-08 sezonuna Sergen Yalçın gibi bir ismi kadrosuna katarak başladı, Eskişehir. Beklenen başlangıç gelmedi. Teknik direktör Metin Diyadin ile Sergen arasındaki çekişme takımı yıprattı. Metin Diyadin, Sergen'i kadroya almadı; yönetim de Diyadin ile yolları ayırdı. Ardından Sergen de yönetime parasını alamadığı için isyan etti, yönetim Sergen'le de yolları ayırdı. Bu kaos ortamında, Turkcell Süper Lig hedefi doğrultusunda Eskişehir büyük yaralar aldı. Zaman geçtikçe biraz daha toparlandı takım, ilk 2 olmasa da 4.sıradan İstanbul'daki play-offlara doğru yol aldı Es-Es. Yarı final maçında Diyarbakırspor, normal süresi 0-0 biten maçta, penaltılarla 6-5 geçildi. Sezonun en büyük sürprizine imza atarak play-off finaline kadar gelen Bolu da finalde 2-0'la mağlup edildi ve 12 yıllık hasret sona erdi...
İnönü Stadı'nda 2-0 kazanılan Boluspor maçının ardından yaşınan büyük ve haklı sevinç...
2008-2009 sezonunun açılış maçı... Eskişehirsporlular, sezonu 2.haftadaki Hacettepe ile açıyor. Maç sonucu 0-0. Açılış maçını Four Four Two, Ekim sayısında ayrıntılı ve geniş bir biçimde ele almış, o havayı solumuş. Tavsiye ederim...
Eskişehirspor sezona, kariyerinin en başarılı dönemini 2002-2003 yıllarında Denizlispor'da geçiren, Beşiktaş ve sonrasında çalıştırdığı takımlarda başarılı olamayan Rıza Çalımbay'la başladı. Kadrosunu lige her yeni çıkan takım gibi büyük ölçüde değiştirdi. Lige yükselen kadrodan 2 isim takımda banko oynuyor: Sezgin ve Serdar. Kaleye transfer edilen Ivesa, geçtiğimiz yıl UEFA Kupası Ön Elemesi'nde Galatasaray'ın rakibi olan Slaven Belupo'nun kalesini koruyordu. Hırvatistan'daki maçta Volkan'dan yediği gol hala aklımda, pek beğenmemiştim ama geçen sezonu Hırvatistan Ligi'nde en az gol yiyen kaleci olarak bitirmiş. En son izleme fırsatı bulduğumuz Galatasaray maçında da iyi bir oyun çıkardı. Tandeme Naderevic, Vucko ikilisi transfer edildi ancak Galatasaray maçında Vucko-Tayfun ikilisini izledik. Orta alandaki Bülent Ertuğrul ligin tecrübeli isimlerinden. Genç yaşı ve yetenekleriyle gelecek vaat eden Özgür Öçal, tekniği ve çalışkanlığıyla takımın beyni Poljak, yine ligin tecrübeli isimlerinden Cumhur Bozacı, Galatasaray'ın gelecekte büyük umutlar beslediği genç yıldızı Oğuz Şabankay, geçen yıl Hacettepe'de iyi bir çıkış yakalayan Bülent Kocabey'li, iyi bir orta sahaya sahip Eskişehir. Golcüler: Anderson, Youla ve Lovrek. Anderson'u Ç.Rizespor'dan tanıyoruz, oraya da Rıza Çalımbay transfer etmişti onu. Beğenmediğim, golcü özelliği olmayan, Bank Asya kalitesinde bir forvet bana kalırsa. Lovrek'i çok kısa bir süre izleme şansı bulabildik, bir şeyler söylemek için henüz erken. Ve takımın en önemli gol silahı: Souleymane Youla. 2001-05 yılları arasında forma giydiği G.Birliği'nde 49 gol atarak, Beşiktaş'a transfer olmuştu. Beşiktaş'ta tel tel döküldü, taraftarın tepkisini kaldıramayarak takımdan ayrıldı. 2006-08 yılları arasında Fransa'da Metz ve Lille'da top koşturdu. 2 yılda, yalnızca 4 gol atabildi. Bu sezon başında Eskişehir'e transfer olarak, çıkış yaptığı Türkiye'ye geri döndü. İyi de bir geri dönüş yaptı, Youla. Gol krallığında 5 golle, 5 isimle birlikte ilk sırada. Fransa'da 2 yılda attığını, burada 1-2 ayda attı. Futbolu özlediğini gösterdi Galatasaray maçında. Ama onun için her zaman söylediğim şeyi yine tekrarlamak istiyorum: Kaçırmaya başlarsa, taraftarda yolunacak saç baş bırakmaz...
Eskişehirspor uzuuun yıllar sonra yükseldiği ligde 12 puanla, 10.sırada. Baros'lu, Kewell'lı, Meira'lı Galatasaray'ı 4-2 yendiler son olarak. Sırada Fenerbahçe var diyorlar. Çıkışın devam etsin, kalıcı olasın Es-Es...

Efsaneler ölmez, üzerinden yaklaşık 40 yıl geçse de...

28 Ekim 2008 Salı

Tavandan Tabana

Galatasaray'ın tavandan tabana düştüğü maçtır bu maç. Elbette Galatasaray her maç Olympiakos maçı gibi bir performans sergileyemeyecekti. O maç, Galatasaray'ın yapabileceklerinin mesajını verdiği maçtı. Önemli olan, o maçtaki kadar olağanüstü oynamayarak da olsa futbol bakımından belli bir istikrarı yakalayabilmekti, Eskişehir maçı da bu açıdan Galatasaray için önemli bir sınavdı. Galatasaray sınavı geçemedi, bir deplasman maçının üzerine daha çizik attı. Maçın kaybedilmesinin, yeterli futbolun sahaya yansıtılamamasının, gerekli direncin gösterilememesinin üzerine konuşmak gerekir.

Yeterli mücadelenin ortaya konmamasından yakınıyor bir kesim ve bunu da yalnızca sahadaki 11 futbolcunun üzerine yıkıyor. Oysaki sorgulanması gereken başka merciler de var. Takımın kondisyonunun yetersiz olmasından dolayı teknik ekip ve kondisyonerler, bu kadar yıldız futbolcuyu takıma transfer eden ancak mücadele gücü yüksek oyunculara yaz döneminde hiç yönelmeyen yönetim, Mehmet Topal, Barış, Uğur gibi mücadele gücü çok yüksek futbolcuları bir türlü iyileştiremeyen sağlık kurulu da sorgulanmalı. Oyuncular ruhsuz, mücadele etmiyorlar kardeşim, nerede o eski Galatasaray ruhu demek işin en kolay tarafı. Durum sadece ruh, motivasyon, hırs gibi nedenlerden kaynaklanmıyor; işin teknik, sağlık ve yönetim tarafı da var.

Mağlubiyeti sadece Skibbe'nin üzerine yıkan bir topluluk da mevcut. Maçla ilgili 5-10 köşe yazısı okudum gazetelerde. Skibbe odaklı cümlelerin hepsi hemen hemen aynı. Bir; bu takım Trabzon ve Olympiakos maçlarında çift ön libero ve tek forvetle oynayarak kazandı, şimdi neden çift forvete dönüyorsun. İki; Kewell-M.Güven değişikliği tam bir antrenör skandalıdır, maçın kaybedilmesinin sebebi de budur. Amiyane tabirle, ikisi de bana göre saçmalık. Trabzon ve Olympiakos maçlarında çift ön libero, tek forvetle kazanmışmışız da niye Eskişehir maçında çift forvete dönüyormuşuz. Yahu, sistem aynı sistem, ya maçı başka bir yerinizle izliyorsunuz, ya da biz bazı şeyleri idrak edemiyoruz. Galatasaray yine çift ön libero, yine tek forvet oynadı. Tek değişiklik; Lincoln'ün yerine Nonda'nın oynaması, o da zorunluluktan. Ama Lincoln'ü asıp kesenlere, sürekli çemkirenlere bir mesaj olmuştur umarım bu maç. Lincoln'ün ne denli önemli bir oyuncu olduğunun ve takımda alternatifinin bulunmadığını idrak etmek gerekir. Lincoln oynasaydı da Galatasaray bu maçı kazanamayabilirdi, zira Lincoln'ün deplasman maçlarındaki performansları çok da iç açıcı değil ve Eskişehir maçı da Lincoln'ün ezilmeye müsait olduğu bir maçtı. Ancak; Lincoln bu sistemdeki kilit adamlardan biri. Sene başından beri oynadığı oyuna yapılan eleştirilere, Alex'e yapılan eleştirilere karşılık olarak verilen istatistiklerle cevap vereyim: Oynadığı maç sayısı 12, attığı gol sayısı 4, yaptığı asist sayısı 10... İki; Kewell-M.Güven değişikliği. Bu değişiklik maç 2-2 olduktan sonra geldi. Tabii, herkes Skibbe'nin bu değişiklikle ne amaçladığını ne yapmak istediğini anlamadı. Bana göre de bu değişiklik yanlış ama dikkat çeken nokta, Kewell'ın son maçlarda sürekli 65-75.dakikalar arasında oyundan alınması. İyi, kötü oynamasıyla alakalı bir şey olduğunu da sanmıyorum, zira oynadığı oyun üst seviyede. Başka bir sorun var, bu belli. Vatan Gazetesi'nin Kewell'la ilgili yaptığı haberle de alakalı bir şey olabilir bu, bilemiyorum. Madem böyle bir durum var, maç da 2-2, Galatasaray da kazanmak için oynamak zorunda. O zaman al yerine Yaser'i, oynasın. Ama, bu değişikliği yenilginin sebebi göstermek de çok abes kaçıyor. İnsanların M.Güven'e karşı feci bir ön yargısı var, haklılar, benim de var ama şu maç oynadığı 20 dakikada Galatasaray'daki en iyi oyunlardan birini çıkardı. Sakin bir kafayla izleyin oynadığı dakikaları. İyi oynadığını, güzel ara paslarla Baros'u pozisyonları soktuğunu, yenilginin sebeplerinden biri olmadığını göreceksiniz. Skibbe'nin hatalı olduğu, çözemediği sorun; önceki paragrafta belirttiğimiz kondisyon sorunu. Sezon öncesi Galatasaray iyi çalışmadı, şimdi bunun ceremesi çekiliyor. Galatasaray'ın sorunu tek forvet çift forvetten önce, budur...

Özgürlük

Yasaktan sonra çoğu Blogger WordPress'e geçti, Aceto başta olmak üzere. Ben de yazıları, yorumları, her şeyi geçirdim WordPress'e ama oradan devam etmek, oraya yazmak içimden gelmedi... Neyse ki özgürüz sonunda artık. Yasağın kalkmasının tadını çıkaracağız doyasıya. Bu 2 günlük tatilde de yazamadığım pek çok şeyi yazmak istiyorum. Düşünmeye devam, Digiturk'e selam diyelim ve marşa basalım bakalım...

26 Ekim 2008 Pazar

Sansür

Çok fazla uzatmayacağım. Bu sansüre gereken tepki gösterildi, gösteriliyor. Ben de yazdığım diğer ortamlarda gösteriyorum... Diğer bloglarda da bu sansürün mantıksızlığını anlatan güzel yazılar var. En başta Ktunnel'den girmek istemedim. Hem güvenli değil, hem çok ağır, hem resim eklenemiyor vs. vs. sebeplerden dolayı. 2-3 gün geçtikten sonra Hotspot Shield'i keşfettim. Normali kadar olmasa da tatmin edici olduğunu söyleyebilirim.

Normalde günde 50-90 arası hit alan blog da haliyle 5-10 hitlerde dolaşmaya başladı. Çoğu kişi bloglara giremiyor, işkence ve binbir türlü zorluklarla girenlerin de mecali ancak Aceto'ya bakmaya yetiyor. Ben de Ktunnel'den birkaç defa girdim, sadece Aceto ne demiş diye merak edip... Şimdilik beklemedeyim. Nasıl bir tepki oluşacak, nasıl bir tavır alınacak, sergilenecek onu bekliyorum. Ondan sonra yolumuza nasıl devam edeceğimize karar vereceğiz. Bu engellere rağmen; az da olsa blogq girip, takip edenlere çok teşekkürler. Az daha bekleyelim, az daha...

23 Ekim 2008 Perşembe

Galatasaray 1-0 Olympiakos

Galatasaray, uzun bir aradan sonra Avrupa'da karşılaştığı ciddi bir rakibini, futbol olarak böylesine ezdi. En son ne zaman Galatasaray Avrupa'da ciddi bir maçta çok iyi futbol oynadı diye sorsanız, sanırım cevap veremem, zira hatırlamıyorum. Ama bugün, Olympiakos gibi Avrupa Kupaları'nda her daim boy gösteren, az çok belli bir başarısı ve iyi bir kadrosu olan bir takıma karşı top göstermedi Galatasaray. Türkiye Ligi'ndeki bir takım bu kadar mı oynarken keyif verir, bu kadar mı harika resital sunar... Orta sahada kurulan üçgenler, kanat akınları, hücum varyasyonları, uzaktan şutlar... Bir de girilen pozisyonlar kaçmasa, Olympiakos tarihinin en ağır yenilgilerinden birine uğrayabilirdi ancak Galatasaray'ın artık karakteristik özelliği haline geldi saç baş yoldurmak...

Tabii, tüm bunlar Galatasaray UEFA Kupası'nda final oynar, ligi garanti şampiyon bitirir demek anlamına gelmiyor. Doğruya doğru konuşmak gerekirse, her maçta bu kadar muazzam bir futbol oynayamazsınız. Bu akşamki Galatasaray, karşısında hangi takım olursa olsun oyunu rahatlıkla domine ederdi. Sahadaki futbolcuları, kenar yönetimi, tribünleriyle harika bir ahenk içerisindeydi çünkü... Galatasaray, her maç bu futbolu oynayabilse -ki bu mümkün değil dediğim gibi- şu an gülüp geçilen UEFA Kupası Finali hedefine ulaşabilir. Önemli olan; üç aşağı beş yukarı, bu futbola yakın bir futbol tutturmak. Yani; bugün Olympiakos'u ezen takım, yarın Benfica'dan 2-3 yiyip geri gelmemeli İstanbul'a. Belki biraz daha kötü oynayıp, en azından 1 puanla geri dönmeli...

Lincoln, Kewell, Arda, Meira, Ayhan, Baros, Servet, Emre, Balta, Sabri... Hepsinin bu maçta oynadığı futbol için, satırlarca şeyler yazılabilir ama uzatmak gereksiz. De Sanctis'ten tutun, Baros'una; mükemmel bir takım vardı sahada. Girilen pozisyonların yanında, birçok gol pozisyonu daha bulabilirdi Galatasaray ama, hala son paslarda bazen acemilikler, hatalar yapılıyor. Trabzonspor maçında ortalama üstü bir futbol, bu maçta harika bir resital vardı. İki maçta da Skibbe'nin nasıl bir sistemle sahaya çıktığını da gördük ve bu sistemi eleştirenleri de. Umarım, şu maçtan derslerini alıp, susar o çok bilmiş futbol ulemaları. Umarım duymayız Eskişehir maçı öncesi/sonrası "Galatasaray gibi bir takım bu maça çift forvet çıkmalı bla bla bla" saçmalıklarını. Ama kazanılınca her şeyin doğru, kaybedilince her şeyin yanlış olduğu bir futbol memleketindeyiz. Yarın Skibbe çok akıllaca bir taktikle sahaya çıktı diyen spor yazarı abimiz, pazartesi bir bakmışız ki Skibbe'ye yallah diyor...

22 Ekim 2008 Çarşamba

Juande Ramos

1973 yılında futbolcu olarak başladığı kariyerinde 32 yıl boyunca, yani 2005 yılına kadar pek dikkat çekmedi. Vasat takımlarda top oynadı, vasat takımların başında bulundu. Ne olduysa, 2005 yılında Malaga'dan Sevilla'ya geçişinde oldu. Sadece 2 sezonda hem takımına kazandırdığı 3 Avrupa Kupası'yla hem de oynattığı futbolla büyük alkış topladı. İşler tıkırında giderken, Ramos'un piyasası giderek yükseliyordu. Geçen sezonun ortasında Tottenham'dan gelen inanılmaz teklife hayır diyemedi, iyi gitmeye devam ettiği Sevilla'yı bıraktı. Sezon ortasında geldiğinden dolayı, yönetim o sezona dair pek birşey beklemiyordu İspanyol'dan. Sanırım Ramos'un geçen seneki durumunu Ersun Yanal'la benzetebiliriz. O da aynı şekilde geçen yılın ortasında gelmişti Trabzon'a. Trabzon da Tottenham gibi ligde çok kötüydü, orta sıralarda dolanıyordu, hedefsizdi. Geri kalan haftalarda Yanal'ın takımı tanımasını, yaz döneminde yapacağı transferler de Trabzon'u şampiyonluğu götürmesine bekliyordu yönetim. Tottenham da bu durumdaydı. Ramos, geldiği yıl ondan çok fazla şey beklenmemesine rağmen Carling Cup'ı da kazanmıştı üstelik. Ama sonu Yanal'dan biraz daha farklı olacaktı...

Asıl hedefler ise, 08-09 sezonuna saklanmıştı. Transfer politikası Ramos'un görüşleri doğrultusunda yürütüldü, istediği futbolcular alındı, isim isim baktığınızda da EPL'de ilk 5'e girebilecek bir kadro kuruldu. En basitinden; Corluka, Modric ve Pavlyuchenko gibi EURO 2008'in parlayan futbolcuları artık Tottenham için ter dökecekti. Kaybedilen Keane vardı ama yerine alınan bir de Jo... Sezon başladı; bir kaybedildi, iki kaybedildi, alışma dönemi denildi. Üç kaybedildi, dört kaybedildi, olur öyle denildi. 5 kaybedilince, Ramos? denildi... Son derece doğaldı da denilmesi. Sezona ilk 4 hedefiyle başlayan, gelecek yıl Şampiyonlar Ligi arenasında mücadele etmek isteyen Tottenham, 7 maçta 2 puanla, ligin son sırasına çakılıp kalmıştı. Elbette bu kadro küme düşmemeye oynamayacak, orta sıralara yükselecek ama orta sıralardan yukarısını görmesi de pek mümkün olmayacak. Lider Chelsea ile puan farkı 20, hedeflenen 4.koltuğunda 16 puana sahip Arsenal bulunuyor, onlarla da 14 puanlık uçuk bir fark oluşmuş durumda. Bu halde olan Tottenham'da kime "neden böyle?" diye mikrofonlarınızı uzatırsınız? Tabii ki de Ramos'a. Kulak verelim İspanyol'a, bakalım ne diyor:

"Kulüp başkanı ile henüz konuşma fırsatım olmadı. Kendisi çok yoğun birisi."

Pardon, anlamadım?

Milano'da 3 Türk

2 çalım atan, yetenekli her ufak çocuğa geleceğin Messi'si, Ronaldo'su denilen bir ortamda yaşıyoruz. 8-12 yaş arası çocuğun tüm sahayı çalımlayıp gol attığı 30-40 saniyelik bir video dönüp duruyor, arkadan da haberi sunan kişi pohpohlayıp duruyor. Tamam; yetenekli, gelecekte belki çok iyi işler yapacak ama daha 10 yaşındaki çocuğa "geleceğin X'i" demek ne kadar mantıklı? O yaştaki çocuk, futbolun temel eğitiminin ne kadarını almıştır? Herkesi çalımlayıp gol atar işte ancak. Bir bekleyeceksin en azından 15-16 yaşına kadar. Bakacaksın sonra; fizik gelişimi nasıl, temeli nasıl, neyi kuvvetli, neyi eksik vs. vs. diye...

Milan Junior Camp'a üç Türk ufaklık katılmış: Orhan Pala (11), Arda Ersan (11), Hüsame Karataş (10). Orhan Pala ile ilgili birkaç ay önce de bir haber çıkmıştı. Van'da yaşadığına, ekonomik imkanlarının kısıtlı olduğuna, bu kampa çok büyük güçlüklerle katılma şansı yakaladığına dair... O zaman da çok yetenekli olduğu söyleniyordu, yazılanlara göre kampın da en iyilerinden biriymiş. Tabii, başta dediğim gibi daha önlerinde çook uzun yollar var. Ayrıca, bu çocukları İtalya'ya Tanju Çolak götürmüş, bundan sonra da bu gibi faaliyetler içinde bulunmak istediğini, Ocak ayında yine Milano'ya 3-4 Türk çocuğu götüreceğini söylemiş. Bu çocuklar gelecekte olur veya olmaz ama, günümüzde her futbolu bırakanın yorumcu ve antrenör olduğu bir ortamda Tanju'nun yaptıkları takdir edilesi. O da bu yorumculuk işini yapıyor gerçi ama, sadece ekrana çıkıp ahkam kesen eski futbolculardan daha hayırlı şeyler yapmak istediği kesin...

21 Ekim 2008 Salı

Fenerbahçe 2-5 Arsenal

Türk takımlarının Avrupa maçlarını anlatan Türk spikerlerimiz şu vatan millet edebiyatını bıraksın artık. Çok itici, çok kulak tırmalayıcı oluyorlar. Ertem Şener'in maç anlatma kabiliyeti; "haydi xxx", "Türk milleti arkanda", "tek kalbiz, tek gönülüz, kucak kucağayız" ve kafiyeli kullandığı kelimelerden ibaret. Bu akşam da "nereye gidiyor, Adebayor", "Hayır Guiza, evet Guiza", "çoluk çocukla dünyaya meydan okuyorlar" sözleriyle iyi güldürdü...

Ertem Şener'i bir kenarı bırakırsak; bugünki Fenerbahçe hiç kimse için sürpriz değildi sanıyorum. Bir önceki postta da değinmiştim buna; kaybederse kimse çok fazla üzerine gitmez Fenerbahçe'nin, zira zaten haftalardır yapılabilecek tüm eleştiriler yapıldı, Arsenal'e 5-2 yenilmiş bir takım Kayseri'ye 4-1 kaybetmiş bir takımdan daha fazla bir tepki alamazdı ne de olsa. Kazanırsa çok şeyler değişecekti, kazanma ihtimali düşüktü, kazanamadı da. 

Fenerbahçe'nin savunması rezalet ama bir bakalım geçen seneki geri dörtlüye. Aynısı değil mi? O zaman farklı olan ne diye sorarsanız, berbat bir orta saha derim. Fenerbahçe Kayser maçına orta sahada Kazım-Emre-Maldonado-Selçuk-Uğur tertibiyle çıkmıştı, Kayseri burayı yerden rahat geçemeyeceğini düşünüp, savunmanın arkasına attığı uzun toplarla golleri bulmuştu. Kayseri'ye tek forvet oynayan Aragones, sanıyorum Kocaelispor maçından aldığı cesaretle (!) Semih-Guiza-Alex üçlüsünü aynı anda sahaya sürdü, Arsenal karşısında. Aslında bu üçlüyü aynı anda başlatıp Arsenal'den korkmuyor dedirttirirken, Kazım'ı kesmesi benim kafamı allak bullak etti. Gökhan, 90 dakika boyunca Clichy-Nasri ikilisiyle baş etmeye çalıştı. Tüm takım koşarken Nasri savunmayı önemsemedi ancak Fenerbahçe o kulvarı yalnızca Gökhan'la kullanmaya çalışınca bu çok da fazla belli olmadı. Kısacası Aragones; Semih, Guiza ve Alex'den birisini kesmemek için kafa karıştırıcı, ne amaçladığı çözülemeyen bir takım sürdü sahaya...

Bütün bunlara rağmen, yediği golün aynısını yaklaşık 40-50 saniye sonra bir daha yiyen Fenerbahçe'de sadece Aragones ve kötü orta saha sorgulanmamalı. Gökhan-Edu-Lugano-Carlos dörtlüsünde ciddi bir düşüş var ancak taraftardan nasibini alan Volkan oldu. Yediği gollerin hangi birini kurtaracaktı ki Volkan? Fenerbahçe, yine de ciddi gol pozisyonları yakaladı; fakat değerlendiremedi. Gallas-Toure-Sagna'dan yoksun olan Arsenal'de Silvestre-Song ikilisi çok sırıttı. Özellikle de Song. İzlediğim en kötü stoper performanslarından biriydi. Kademe falan hak getire, duracağı yeri bilmiyor, çok aciz... Guiza'nın karşı karşıya bulduğu gol pozisyonlarında hep Song'un marifeti var, çatır çatır ofsayt bozdu. Amcası Rigobert, biraz tecrübelerini paylaşsın yeğeniyle...

Son olarak; Guiza. Beğeniyorum, evet kaliteli oyuncu falan ama çok gol kaçırıyor ve çok da kolay golleri kaçırıyor. 3 tane karşı karşıya pozisyonu göz göre göre harcadı. Arada geriye gelip basıyor ediyor, taraftar da alkışlıyor ama seyirciye oynuyor diye düşündürmüyor da değil. Bu maçta da iyi oynadı ama girdiğin şu pozisyonların en azından birini atacaksın. Tabii eğer İspanya gol kralıysan...

20 Ekim 2008 Pazartesi

Avrupa Haftamız

Hem futbol hem basketbolda bu hafta, Avrupa haftamız olacak. Fenerbahçe'nin Şampiyonlar Ligi ve Euroleague maçları, Galatasaray'ın UEFA ve Eurocup maçları, Efes Pilsen'in Euroleague maçı. Hafta içleri, Şampiyonlar Ligi haftası olmadığında benim için çekilmez bir hal alıyor. Bu hafta içinde sadee Şampiyonlar Ligi değil; Eurocup, UEFA ve Euroleague heyecanlarını da yaşayacağız. Dolu dolu bir hafta geçireceğiz kısacası... Türk takımları açısından bu dolu haftanın startı birazdan verilecek. Bu akşam saat 21.30'da Fenerbahçe Ülker, TAU Ceremica deplasmanına çıkacak. TAU, geçen sene final-four yapmıştı ve şüphesiz bu maçın da favorisi ama geçen yıl Fenerbahçe'nin çeyrek finale kaldığı maçta TAU'yu nasıl darmadağın ettiği gözlerimizin önüne geliyor. O zaman TAU'nun iddiası yoktu, gruptan çıkmayı garantilemişti. Bu sefer daha farklı olacak ve bu kez maç İspanya'da. Favori TAU ancak ben Fenerbahçe'nin büyük bir direnç göstereceğini ve maçı kazanma şansının da olduğunu düşünüyorum...
Salı akşamı 20.15'te sahneye Galatasaray çıkacak. Litvanya'da berabere kaldığı Siauluai'den turu kapmak için mücadele edecek ve hem takım kalitesi hem de taraftar gücüyle ağır basan taraf Galatasaray. 21.45'te Fenerbahçe-Arsenal maçı var. O saate kadar (takriben 4.periyodun başı) Galatasaray'ın turu alacağını düşünüyorum, umut ediyorum.
Avrupa haftamızda tartışmasız, en heyecanla beklenen maç; Fenerbahçe-Arsenal maçı. Ligde 4 mağlubiyetle 10.sırada, Şampiyonlar Ligi'nde 1 puanla sonunc sırada bulunan Fenerbahçe açısından çok önemli bir maç. Şöyle ki; Fenerbahçe kaybederse kimse çok fazla eleştirmeyecek, zaten beklenen sonuç buydu denecek ama ya aksi olursa? Yani, ya Fenerbahçe kazanırsa. İşte o zaman Fenerbahçe'nin çıkışının başlangıcı olabilir bu karşılaşma. Ancak unutulmaması gereken gerçek; Fenerbahçe'nin kazanma ihtimalinin bir hayli düşük olduğu. İki takımı da çok değil, 2 gün önce lig karşılaşmalarında izledik ve kabul etmek gerekir ki iki takım arasında çok büyük farklar var. Fenerbahçe'nin maça Semih-Guiza ikilisiyle başlaması bekleniyor. Bu geride bazı zaaflar yaratabilir ancak Toure-Sagna-Gallas üçlüsünün sakat olduğu Arsenal defansının çok fazla zorlanacağı bir gerçek. Defansif zaaflar dedik; Fenerbahçe'nin Kayserispor'a karşı 5 orta sahayla çıkıp 4 gol yediğini düşünürsek, Arsenal'i orta sahada yalnızca Selçuk'la karşılamak daha da büyük felaketlere yol açabilir. Bu şekilde yaklaşmayı hiç sevmem, düz mantıktır bana göre böyle yaklaşımlar, zira her maçın havasının farklı olduğunu düşünürüm ama bunu da söylemeden edemedim...
Bizim için boş bir Çarşamba gününün ardınan geliyoruz Perşembe'ye. Saat 20.15'te Efes Pilsen, ilk Euroleague maçına Partizan karşısında çıkacak. Maç İstanbul'da, Efes daha güçlü bir kadroya sahip ve favori gözüken taraf ama Kasun'un yokluğunun ciddi bir sıkıntı yaratabileceği bir maç bu. Kasun'dan başka gerçek anlamda 5 numarası bulunmayan Efes'te, Kaya'ya çok fazla iş düşecek. Maç ortada gibi duruyor. İzlemek istediğim bir maç ama Galatasaray-Olympiakos maçına kurban gidecek. Galatasaray'ın maçı Efes maçından 1 saat sonra başlıyor, ancak evde D-Smart olmadığından maçın başlama saatinde muhtemelen evden çıkıyor olacağım.
Ve, Galatasaray'ın gruplardaki kaderini büyük ölçüde belirleyecek maç: Galatasaray-Olympiakos. Kuralar çekildiğinde, fikstür belli olduğunda ilk maçın çok önemli olduğunu, bu maçın kazanılması halinde gruptan büyük ihtimalle çıkacağını düşündüm Galatasaray'ın, yazıya da döktüm. Zira, Galatasaray son 2 maçını Metalist ve Hertha ile oynayacak. İkisinde de taraftarının önünde olacak ve bana göre Galatasaray'ın bu 2 maçtan 1'ini muhakkak kazanacak. Olympiakos boş takım değil. Çok önemli oyuncuları, ortalamanın üstünde bir kadroları var. Geçen sene Şampiyonlar Ligi'nde 2.tura kadar yükseldiler. Bu yıl ön elemede Anorthosis faciası yaşasalar da, o maçtan beri kaybetmek nedir bilmiyorlar. Karşılarında bir Türk takımı olunca, maça daha da motive çıkacakları kesin. Galatasaray da aynı şekilde. Ancak Galatasaray'ın bir Ali Sami Yen avantajı var ve bunu iyi kullanabildiği taktirde, bu maçı kazanabilecek güce sahip diyelim ve noktayı koyup, Fenerbahçe-TAU maçı için ekranların başına geçelim...

Hayvanlar Alemi #1

Sporun biraz dışına çıkıp, "Hayvanlar Alemi" serisine başlıyoruz. Aslında bu seri sadece fotoğraflardan ibaret olacak, hayırlı olsun bakalım...

İlk hayvanımızın adı; "Dumbo Octopus".

TBL: 1.Hafta

Geçen hafta sonu Cumhurbaşkanlığı Kupası maçları ile ısınma turları atmıştık, bu hafta sonu nihayet başladık... Sezonunun açılış maçını şampiyon Fenerbahçe oynadı, ligin zayıf ekiplerinden CASA Ted Kolejliler ile. Nasıl bıraktıysak öyle Fenerbahçe, kazanmaya devam ediyor. Fenerbahçe'yi Telekom ile oynadıkları C.Başkanlığı Kupası maçında da yenilmelerine rağmen beğenmiştim. Takımın kadro yapısı, tam Tanjevic'in istediği gibi bir kere. Bu çok önemli. Solomon ile Tanjevic'in kan uyuşmazlığını biliyorduk, yansıyordu bu da arada sahaya. Tanjevic, takımda laubali bir oyuncuya hiçbir zaman tahammül edemez. Solomon'un fast break'e gittiği pozisyonlarda durup üçlük göndermesi onu çileden çıkartıyordu mesela. Veya sinirlerine hakim olamayıp, takımın düzenini bozmasına tahammül edemiyordu, ama Fenerbahçe Solomon'un yokluğunu bazı zamanlarda ciddi derecede hissedecek yine de. Türk Telekom maçı gibi... Pek zorlanmadı bu maçta Fenerbahçe. Tanjevic rotasyonu mükemmel kullandı, takıma harika savunma yaptırdı. İlk periyotta 5 dakika geride kalırken, skor bilmem kaça-0 civarlarında geziniyordu. İlk yarı sonunda 20-30 sayılık fark oluşunca izlemeyi bıraktım zaten. Bu sene Efes Pilsen'le birlikte şampiyonluk adayım Fenerbahçe...
Ertesi gün Beşiktaş çıktı sahneye. Karşısında Fenerbahçe'den farklı olarak, daha çetin ceviz bir rakip buldu. Bu maçı 3.periyotun ortalarından itibaren izleme fırsatı bulabildim. İzlediğim kadarıyla Muratcan, geçen yılın Sinan'ı olmaya aday. İki kardeşin oyun yapısı birbirinin hemen hemen aynısı zaten. Bir takımda her zaman böyle mücadeleci oyunculara ihtiyaç vardır. Fenerbahçe'de Mirsad, Efes'te Sinan, Galatasaray'da Tufan (sakat olsa da) bu sınıfa giren oyunculardır benim gözümde. Beşiktaş'ın yerli rotasyonu bu yıl gayet iyi gözüküyor. Muratcan-Haluk-Ömer üçlüsünü transfer etmeleri lig için çok önemli, 3+2 kuralı malum... Haluk da beklediğimden daha iyi, şu ana kadar elde ettiğim izlenimlerde. Ömer de henüz havasını bulabilmiş değil ama o da form tutunca Beşiktaş üç sayı bombardımanı yapan bir takım haline gelecek. Gel gelelim, yabancılara. Sanırım şampiyonluk iddiası bulunan takımlar arasında en kötü yabancılara sahip takımdır Beşiktaş. Austin, Chatman, Stanejovic'i beğendim, iyi oyuncular ama nasıl diyeyim; bir Gurovic'i, Zizic'i, Giricek'i, Kasun'u yok Beşiktaş'ın. Rakipleri flaş yabancılar transfer ederken, biraz daha mütevazi göründüler yabancı transferi konusunda. Yine de ligi rahatlıkla ilk 5'in içerisinde bitireceklerdir.
Telekom'u canlı yayın olmadığı için izleyemedik ilk haftada ama Cumhurbaşkanlığı Kupası'nda Fenerbahçe ile oynadıkları maça bakarak bir şeyler söyleyebiliriz haklarında. Telekom'un basketbol kafası geçen seneyle aynı, hiç değişmemiş. Yaptıkları transferler de bu yönde zaten; Serkan Erdoğan gibi. Umursamaz savunma, hızlı hücumlar, dış atışlar. Bu üçü, Telekom'un özeti. Fenerbahçe maçını izlerken, yine bol bol üçlük gönderdiklerinin farkına varınca, bir sayayım bakalım, bunlar kaç hücum üçlük atacaklar dedim. İlk periyotun sonlarına geliniyordu. 3 hücum arka arkaya Serkan Erdoğan topu kendi sahasından alıp bastı gaza, kaldırdı attı üçlükleri. 2'si girdi, 1'i kaçtı. Arkasından Tutku aldı koptu gitti, bir tane de o gönderdi. Arkasından Serkan bir tane daha kaldırıp attı. 5 hücum arka arkaya (4'ü Serkan) tek pas yapmadan koşup üçlük attılar. O vakit bunların 4 tanesinde isabet bulmuş olabilirler ama bu arka arkaya mahallede oynar gibi atılan üçlüklerin girmemesi demek, oyundan tamamen kopmak demek. Ama Ankara seyircisi de, Telekom oyuncuları da, Ercüment hoca da, biz de alıştık artık bunlara, pek de garip gelmiyor artık.
Bu pankartla çıktı Galatasaraylı basketbolcular, hafta sonu Ayhan Şahenk'e. Alpaslan Dikmen'in unutulmadığını, unutulmayacağını bir kez daha gösterdiler. Geçen hafta içinde oynanan Siauluai maçı vesilesiyle genel bir değerlendirme de yapmıştım, kısa keseceğim o yüzden Galatasaray'ı. Karşısında hafif bir takım buldu Galatasaray, açıkçası. Galatasaray bu takıma Türkiye Kupası'nda nasıl yenildi, bilemiyorum. Darüşşafaka'nın, herkesin en azından 4 yabancıya sahip olduğu bir ligde, 2 yabancıyla mücadele etmesi zaten durumu ortaya koyuyor. Türk ağırlıklı kadrosuyla, geçen yılki gibi küme düşmemeye mücadele verir bu maçta izlediğim Darüşşafaka. Tabii, hazırlık dönemini şampiyonluk adayı 5 takım kadar sık takip etmedim, hatta hiç takip etmedim, o yüzden birkaç maç daha geçmesini beklemek gerekir, ama yine de görünen köy kılavuz istemez gibi sanki. Galatasaray, geçen maça göre daha iyi bir görüntü verdi ama dediğim gibi rakip zayıftı biraz da. Galatasaray'da bir değişim olduğunu söylemek için erken, biraz daha beklemek gerekecek. 
Efes Pilsen'i yıkan adam Joseph Crispin'den iki kare. Harika bir maç çıkarmış tek kelimeyle. Aynı saatte Beşiktaş maçı olduğu için izleyemedim ama izlemediğime pişman oldum, maç sonu yorumları görünce. Hayli keyifli bir maç olmuş sanırım. Lig için en büyük favori olarak gördüğüm Efes Pilsen, Crispin'e toslamış. Kasun'un yokluğunda pota altında büyük bir eksiklik oluştu, sonuç normal diyeceğim ama sonucun istatistiklerden gördüğüm kadarıyla pota altıyla zerre alakası yok, zira Banvit 14/27 gibi uçuk bir yüzdeyle üçlük atmış, bu 14 üçlüğün 7'si Crispin'e ait. Efes potalarına 7 üçlük gönderen Crispin'in, maçı da 35 sayı ve 10 asistle tamamlanması pek garipsenmemeli (!?!). Efes Pilsen'de Vujanic ve Cenk ön plana çıkmış, aslında 9o sayının da üstüne çıkmışlar ki, son derece iyi bir rakam ancak Banvit'in inanılmaz üçlük yüzdesine teslim olmuşlar. Yani istatistiklerden öyle görünüyor...

Hangisi Fark Yaratır?

"Hangisi fark yaratır?" diyerek 4 büyüklerin teknik adamlarını sormuştuk anketimizde. Yanal veya Denizli'den birinin 1.geleceğini düşünüyordum, öyle de oldu; Mustafa Denizli kazandı. 19 kişinin katıldığı ankette, son sırayı eleştirilerin hedef noktası olan Aragones ile Skibbe paylaşıyor. Tüm teknik adamların aldığı oyları geçelim:

Mustafa Denizli - 8
Ersun Yanal - 5
Michael Skibbe - 3
Luis Aragones - 3

Benim oyum Denizli'ye gitmişti. Yeni anket yakın zamanda yayına girecek. Katılanlara teşekkürler...

Galatasaray 3-0 Trabzonspor

Bursaspor maçı sonrası yazımda; Mehmet Topal'ın yokluğunda Meira'nın stoperden ön liberoya kaydırılmasının bir çözüm olacağını söylemiştim. Topal, Milli maç arasında da düzelmeyince, Skibbe Bursaspor maçından da dersini almış olacak ki bunu uyguladı. Meira-Ayhan ikilisini tandemin önüne yerleştirdi, Meira'dan oluşan boşluğa da Aşık'ı monte etti. Bu sorun belli bir ölçüde halledilmiş olsa da, Arda-Kewell sorununun nasıl çözüleceği belirsiz. Arda da Kewell da sağ tarafta, sol taraftaki performanslarının 1/10'ini gösteremiyor. Kewell'ın yerine oyuna giren Aydın, Galatasaray'ın bir sağ kanat oyuncusuna sahip olduğunu hatırlattı. Şu Aydın'ı takımdan kesemezsin ama Arda ile Kewell gibi 2 yıldızı hiç kesemezsin. Skibbe bu sorunu nasıl halledecek, çok merak ediyorum.

Trabzonspor satılamayan Yattara'yı beklediğim gibi yedek başlattı. Katar'a transferi, transferinin olmayışı, Yattara'nın yönetimi suçlayışı vs. bunların hepsi Trabzonspor adına sorun teşkil edecekti. Bu psikolojik faktörler dışında, Yattara'nın antrenman eksiği olması da yedek kalmasında sanırım etkili oldu. Zaten oyuna dahil olduğu 2.yarıda da bekleneni veremedi. Bir süre daha Yattara'dan istenen verimin alınabileceğini sanmıyorum. Bu sürenin uzunluğu, Yattara ile yönetimin aralarındaki sorunu gidermesine bağlı. Yattara takıma tam anlamıyla girdikten sonra, bir de Isaac sorunu ortaya çıkacak. Yanal'ın bu performanstaki bir Isaac'i keseceğini sanmam, hele ileride etkisiz Gökhan-Umut ikilisi varken. Muhtemelen bu ikiliden birini kesip, Isaac'den o bölgede faydalanacak. Bu kişinin de 7 milyon euro verilen Gökhan değil, Trabzonspor kariyeri pek parlak olmayan Umut olacaktır... 

Galatasaray yine çok iyi futbol oynayamadı. Sadece daha fazla kazanmak istedi ve maçın öneminin bilincindeydi. Bu gibi durumlarda takımların son form durumları, son maçları, kadrolarından çok psikolojik faktörler öne çıkar ve bu anlamda maç öncesi Galatasaray daha ağır basan taraftı. Taraftar da stadı tamamen doldurup, mükemmel bir destek verince beklenenden kolay bir galibiyet alındı. Maçın pozisyonlarını izlediğinizde iki takım adına da çok önemli kırılma anlarının olduğunu göreceksiniz. Galatasaray 3-0 kazandı ama bu maç 5 olurda da diyebilirsiniz; Trabzonspor çok kaçırdı, forvet oyuncuları biraz daha becerikli olsa puan alabilirdi de. Trabzonspor'un kaçan gollerinde De Sanctis faktörünü de unutmamak lazım. Yine harika bir maç çıkardı. Taffarel'den sonra Türkiye'ye gelen en iyi kalecidir bence...

Sabri, Balta iyi maç çıkardılar. Bu ikili kötü olduğunda gerçekten hiç çekilmiyor. Galatasaray'ın kazandığı maçların genelinde beklerinin iyi oynadığını, kaybettiği maçların genelinde de beklerinin rezil oynadığını görüyoruz zaten. Servet-Emre ikilisi ciddi pozisyonlar verdiler ama Meira-Servet ikilisinden daha kötü bir ikili olduklarını söyleyemem. Topal gelince Meira-Servet'e dönülecektir yine de. Maçın büyük bölümünde sağ tarafta Kewell oynadı, daha doğrusu oynayamadı. Sağ kanatın ona uygun olmamasının yanında fiziksel eksikliğinin de olduğu görüldü. Çok çabuk yorulduğunu hissettirdi, zaten 60-65 gibi Skibbe onu oyundan aldı. Lincoln, Baros yine iyiydiler. Baros son 2 maçtır gol atamasa da, asistlere devam ediyor. Galatasaray'da ilk 11 çıktığı tüm maçlarda gol atmış veya asist yapmış. Lincoln'un gördüğü kırmızı kart sorumsuzluğun dik alası ama ne kadar pişman olduğu kenarıya gelirken gözlerinden okunuyordu. Biraz önce forumları dolaştım, maç yazılarını okudum, ceza verilsin bu sorumsuza diyenler olmuş, buna pek katılamayacağım. Zira Lincoln kendini biraz toparlamış gibi, yaptığından da pişman olduğu belli, dolayısıyla Lincoln'un şevkini düşürmeye gerek yok. Galatasaray'ın Lincoln'e çok fazla ihtiyacı var...

Son olarak; Arda... Maçtan sonra şöyle bir göz attım programlara. Gol hakkında yapılan konuşmalar; orta mı yapmak istedi, şut mu atmak istedi ile sınırlı. Bırakın nasıl düşündüğünü, ne amaçla topu oraya gönderdiğini. Topu oraya nasıl gönderdiğini, golün güzelliğini konuşun ve Arda'ya bizlere Hagi'yi hatırlattığı teşekkür edin...

19 Ekim 2008 Pazar

Mateja Kezman

Ligin başlamasını iple çektiğini belirten Sırp oyuncu, "Kendimi hiç bu kadar motive hissetmiyorum. En az 20-25 gol atarım, bunun da sözünü veriyorum" dedi. (12 Temmuz 2007)

Fenerbahçeli futbolcu Mateja Kezman, bugüne kadar iyi bir futbol oynayamadığının farkında olduğunu belirterek, "Türkiye'deki futbol mantalitesini yavaş yavaş öğreniyorum. Bundan sonra beni ve Fenerbahçe'yi sevenlere daha iyi bir Kezman izlettireceğim" dedi. (11 Ekim 2007)

Fenerbahçe'nin Sırp golcüsü Mateja Kezman, sakatlığının giderek düzeldiğini ve sezonun ikinci yarısında takımının en iyi transferi olacağını söyledi. (3 Ocak 2008)
Gittiği günden beri Ligue 1'de penaltıdan sadece 1 gole imza atan Mateja Kezman, "Paris'e tatile veya gezmeye gelmedim. Takıma geç katıldığım için sorun yaşıyorum. Ancak kısa sürede eski günlerime dönüp (!?!), gollerime devam edeceğim" dedi. (18 Ekim 2008)

Kezman?

...

"Comeback Kings" Liverpool

Liverpool, bu sezona da futbol olarak tatmin edici bir başlangıç yapamadı. Wigan maçından önce 17 puanla şampiyonluk hedeflenen ligde 2.sıraya kurulmuştu Liverpool, Şampiyonlar Ligi'nde de işler tıkırındaydı ancak Liverpool'un durumu, EURO 2008'deki Türkiye'nin durumu ile çok benzerdi. Liverpool'un teknik direktörü Benitez de aynı Fatih Terim gibi hakarete varan eleştiriler alıyordu haklı veya haksız, takım tatmin edici bir futbol oynamıyordu, aynı Türkiye gibi zor takımlara karşı başarılı olur küçük takımlara karşı zorlanır deniyordu. Öyle de oluyordu. Liverpool, 7 maçta 5 galibiyet ve 2 beraberlik alırken maçların çoğunda geriden geliyordu veya galibiyet gollerini son dakikalarda buluyordu. Wigan maçı öncesi, Gerrard'la beraber takımı taşıyan Torres'in sakatlığı tüm bunların üstüne tuz biber olmuştu.
Anfield Road'da Wigan, karşılaşmaya hızlı başladı. Sezon başında Mısır kulübü Zamalek'ten kiralanan Amr Zaki çıktığı 8.maçta 6.golünü böyle ağlara bırakıverdi. 2009 yazında transfer dedikodularından en çok nasibini alacak oyuncu olacağı kesin. Ayrıca; kulübü Zamalek'in başında eski Galatasaray teknik direktörü Reiner Hollmann'ın olduğunu da not olarak düşelim, gereksiz bir not olsa da.
Fernando Torres'in yokluğunda, Benitez'in en çok güvendiği, ısrar ettiği öğrencisi Dirk Kuyt skoru böyle eşitledi.
Amr Zaki durmadı, atmaya devam etti. Kazanılan penaltıyı gole çeviren Mısırlı, ligdeki 7.golüne imzasını attı.
Türkiye'nin aldığı "Comeback Kings" ünvanının kulüp bazındaki temsilcisi Liverpool pes etmeyecekti. Transfer döneminin son gününde (1 Eylül) transfer edilen İspanyol sol açık Albert Riera, 2006 yılında transfer olduğu Premier Lig'deki 2.golünü, Liverpool formasıyla ilk golünü ağlara gönderiyor, yeni bir geri dönüşün haberini veriyordu.
Ve 85.dakikaya gelindiğinde, Torres'in yokluğunda kurtarıcı rolüne bürünen Dirk Kuyt yine sahneye çıktı, bir geri dönüş hikayesinin daha tamamlayıcısı oldu. Şampiyonlar Ligi Ön Elemesi'nde Standard Liege'e attığı son dakika golüyle takımını ipten alıp, Şampiyonlar Ligi'ne taşıyan Kuyt, zor zamanda yine imdada yetişti.

"Ha bu hafta kaybedecek, ha bu hafta yenilecek, ha bu kez çeviremeyecekler..." yorumlarıyla birlikte yola devam ediyor Liverpool. 6.galibiyetini aldı, puanını 20'ye yükseltti. Önünde aynı puana sahip Chelsea averajla lider. Lider Chelsea'nin 8 maçta attığı gol sayısı 19. Bu toplamda 19 golün ortaya çıkmasına dün Boro da çok yardım etti tabii ama bu; 8 maçta sadece 13 gol atabilen Liverpool'un bazı gerçekleri görmesine engel değil. Kazanmak güzeldir, hele son dakika golleri, geri dönüşler daha da tatmin edici olabilir ama süreklilik için iyi futbol gerekir.